Prof. Dr. Ahmet Özer
Bir Efsane Adam: YILMAZ GÜNEY
O Mezopotamya’nın yiğit evladıydı. Siverek’in sert topraklarından kök aldı. Mezopotamya’da boy verdi. Çukurova’da dallanıp budaklandı. İstanbul’da meyveye durdu. Yaprakları İstanbul’u, dalları bütün ülkeyi kapladı.
Bir çınar gibiydi. Kökleri Mezopotamya’da, Gövdesi Çukurova’da, dalları İstanbul’daydı. Her dalında ayrı bir yaprak, her yaprağında ayrı bir sanat açtı. Ünü İstanbul’u aştı, Anadolu’ya yayıldı, dünyayı sardı..
Yılmaz Güney Kürt’tü, kimliği ile uğraştılar. Yılmaz Güney solcuydu, ideolojisi ile uğraştılar. Yılmaz Güney sinemacıydı, sanatı ile uğraştılar. Cezalar verdiler, cezalandırdılar. Ama baş eğdiremediler. Sonunda hapse attılar. Yetmedi sürgünde yaşamaya mahkûm ettiler. Ve en sonunda ölüme…
Bunları düşününce aklıma ünlü Fransız romancı Balzac geldi. Balzac bir gün yazdığı romana ara vererek kendini bekleyen arkadaşlarının yanına iner. Çok ama çok üzgündür. Arkadaşları bu halini görünce sorarlar, “Üstat neden bu kadar üzgünsün?” diye. Ünlü romancı yanıt verir, “Roman kahramanım ölmek üzere”. Bunu duyan arkadaşları şaşırır, “Madem bu kadar üzüleceksen öldürme o zaman kahramanını, nasıl olsa senin elinde değil mi?” Balzac sanatının gücünü de gösteren o muhteşem cevabı verir, “Ne yapsam kurtaramıyorum” der.
Biz de ne yaptıysak kurtaramadık onu. O güzel gülüşlü adamı. Fatoş Güneyin sevgili eşini.
Uğraştılar da ne yaptılar? Onlar vurdukça o daha da büyüdü. Cezalar verdiler, umursamadı. Engellemeye çalıştılar, yılmadı. Hapse attılar ama zapt edemediler. Yılmaz Güney hapislere, şehirlere ve ülkelere sığmadı. Onlar vurdukça o daha da büyüdü, devleşti.
Hızlı yaşadı. Genç öldü. Ama büyük mücadele verdi. Acelesi vardı. Çok şeyi az zamana sığdırmak istiyordu. Vücudu onca büyük yüke o kadar badireye dayanamadı. Genç yaşta, Paris’te, bu dünyadan kuyruklu bir yıldız gibi akarak ve arkasından büyük bir iz bırakarak gitti.
Peki bütün bunlar bu kadar kısa sürede nasıl oldu. Size anlatayım. Bir insanın bir başka insanın içinden çıkmasıyla doğum mucizevi bir şeydir. Sırlarla dolu olması, herkesi kapsaması, kimseye torpil geçmemesi ile de ölüm ise ihtişamlıdır. Mucizevi doğum ile ihtişamlı ölüm arasındaki yaşam ise sıradan bir tekrardan ibarettir, meğerki ondan anılası bir ömür çıkarmazsa insan.
Peki, bu nasıl olacak? Yaşamında, yaşamdan daha büyük daha değerli bir amaca bağlananlar ancak bunu başarabilirler. İşte Yılmaz Güney onlardan biriydi, o yüzden o bunu başardı. Çünkü o yaşamında, yaşamından daha değerli bir amaca bağlanmıştı. Zaten bu yüzden Sistem onu hiç sevmedi. Müesses nizamlar böyle insanları sevmezler, onlardan korkarlar! Ondan da korktular. Çünkü Yılmaz gibi insanlar etraflarını aydınlatmak için ışık yakarlar. Işığın düşmanları çoktur. Söndürmek için zülüm devreye girer.
Burada kişi bir yol ayrımına gelir. Ya boyun eğer ya da yola devam eder. Onlar zalimin zulmüne boyun eğmezler. İşte bu yüzden o Yılmaz Güney’dir. İşte bu yüzden onlar Yılmaz Güneyden çok korktular. O yüzden ona ülkeyi dar ettiler. O yüzden onu hapislere attılar. O yüzden sürgünlük yaşattılar. O yüzden Yılmaz Güney genç bir yaşta sürgünde öldü. Mala miné…
Öldü de ne oldu? O öldü ama izi kaldı. Çünkü o geçip giderken bu dünyadan arkasında anılası bir yaşam, unutulmayacak bir iz bıraktı. Bu yüzden şair (Füruğ) diyor ki; “Kuş ölür sen uçuşu hatırla”. Biz de onun uçuşunu hatırlıyoruz. Peki bu izi nasıl bıraktı? Elbette bin bir emekle. Büyük bir cesaretle. Sevgiyle. Zira o halkını çok sevdi; uğruna ölümü göze alacak kadar. O insanlığı çok sevdi; insanlığın mutluluğu için çabaladı. O yüzden kısa ömründen anılası bir ömür çıkardı.
Yazdı, çizdi, yarattı, oynadı, mücadele etti, direndi, asla pes etmedi, teslim olmadı. Yiğit ve cesurdu. Fark yaratan her zaman cesarettir. Son anına kadar eşitlik dedi, özgürlük diye haykırdı, adalet aradı. Ölümün elinden bir şeyler kurtarmak istedi. Yazmak/yaratmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır. O da yazdı, yarattı, eser bıraktı, göçüp giderken bu darı dünyadan.
Ölümsüz insan var mıdır? Hayır. Ölümsüz insan yoktur. Her insan doğar, yaşar sonra ölür. Kimse ölümsüz değildir. Ölümsüz olan insanın yarattığı eserlerdir. Dostum, kıymetli arkadaşım, Yılmazın Siverekli hemşerisi yazar Mehmet Uzun; “Keké Ahmet, ölümsüz insan yoktur ölümsüz eserler vardır” derdi hep. Ölümsüz insanlar ölümsüz eserleri sayesinde ölümsüz olurlar.
Büyük insanlar destansı mücadeleleri sayesinde yaşarlar. Çoğunlukla ateşin içinden yürüyerek gelirler. Onlar gibi Yılmaz da ateşin içinden yürüyerek geldi. Öyle ki, etrafını aydınlatmak için, hiçbir şey bulmadığında kendini yaktı. Ama geriye ölümsüz eserler bıraktı. Geriye müthiş sinema filmleri, romanlar, öyküler bıraktı. Şimdi onlarda yaşıyor. Eserleri Yılmaz’ı dimağımıza, ruhumuza, gönlümüze, beynimize kazıdı. O yüzden Yılmaz Güney’in bizde yaşıyor. Hep yaşayacak.
İnsanlar bu dünyada geçicidir. Mevkiler, makamlar geçicidir. Kalıcı olan insanın geride bıraktığı izdir. Yılmaz Güney silinmesi mümkün olmayan anılası bir iz bıraktı giderken. Kamerası onun kalemiydi, onunla yazdı, resmetti, onunla toplumla konuştu. Yarattığı filmlerde bütün sanatların en iyisini nakşetti. Roman, öykü, şiir zaten onun işiydi. Resim, heykel, müzik, stranlar, destanlar onun tutkusuydu. Büyük bir vizyonerdi. Vizörde bunları bize gösterdi. O yüzden yeri doldurulamaz büyük bir sinemacıydı.
Yılmaz Güney tarafı hep belli bir devrimciydi. Yılmaz Güney ezilenlerin türküsünü söyledi hep. Zalime karşı mazlumun yanında durdu. Ağır bedellere rağmen sözünü onlar için söyledi. Kamerasını onlar için kullandı. Kalemini onların özgürlüğü için oynattı. Yılmaz, ismi gibi asla yılmayan mücadeleci bir devrimciydi. Hep dik durdu, hiç eğilmedi. Tavizsiz yaşadı, zorun karşısında milim geri adım atmadı, inançları uğruna bıçak sırtında yürüdü. Kanadı ama kanmadı. Onun o mücadeleci ruhu, bitmeyen enerjisi, zalime baş kaldırısı bizim de ilham kaynağımız oldu. Onu asla unutmayacağız.
Yılmaz Güney büyük bir adamdı. Çünkü o yaşam yaşamında, yaşamından daha büyük bir amaca bağlanmıştı. O halkını, onlar uğruna yaşamını feda edecek kadar sevdi. Böyle insanlar büyük insanlardır. Elli yılda, yüzyılda bir gelirler dünyaya. Onların büyüklüğünün ölçüsü kendi bireysel çıkarları için değil başkalarının mutluluğu için çalışmalarıdır. Mazlumların eşitliği, baskı altındaki insanların özgürlüğü için çalışmalarıdır. Kendi ömürlerini bu yolda feda etmeleridir. Daha adil bir dünya için kendi dünyalarını feda ederler bu insanlar. Bilmek sorumluluktur. Sorumluluk paylaşmaktır dedi. Paylaşmak yanlış olana müdahale etmeyi gerektirir, ucunda risk olsa da. O da bunları yaptı. O yüzden kendi gitti izi kaldı. O iz hep yaşayacak.
Yılmaz Güney büyük bir sanatçıydı. İnsanı resmetti, yaşamı sergiledi. Kamerası bir pamuk tarlasında işçilerin arasında Acı-ları, Ağıt-ları nakşetti. Göçebe bir Kürt aşiretinin Sürü-sü içinde çoban olup dolaştı. Bir at arabasında Cabbar kardeşle Umudu aradı. O ve kamerası Yol olup bütün ülkeyi dolaştı. Bazen bir kabadayı, bazen bir zavallı oldu. Vurdu vuruldu, sürdü sürüldü, ezildi baş kaldırdı. Ama hiç baş eğmedi. Hiç yılmadı. O insanda insana dair bütün hallerin içinde yer aldı ve yaşadı. İnsanlık hallerini yazdığı, yansıttı, yaşattı, bize gösterdi. Alın görün halimiz bu gerisi sizin işiniz, demedi. Birlikte hal edelim, mutlu sonu birlikte yazalım. Eşit, özgür ve adil olan sonu. Onun bıraktığı yerden devam edeceğiz mücadeleye. Anısını yaşatacağız. Uğurlar olsun güneyin yılmayan yiğidi.
Gidin Anadolu’ya, görün Yılmazı. Bir genç gelinin odasında asılı resmi, bir çocuğun elindeki aynanın arkasında o var. Bir esnafın dükkanında asılı fotoğrafı. Bir otobüsün camında bir minibüsün arkasında beyaz dişleri ile size bakarken görürsünüz. Şoförün kamyonunda o var. İşçinin gönlünde o var. Öğrencinin defterinin arasında ya bir resmi ya bir dörtlüğü durur. Çünkü o Yılmazdır, çünkü o Yılmaz Güneydir.
Seni hiç unutmayacağız. Seni anıyor, anın önünde saygıyla eğiliyoruz ve seni şerefle yad ediyoruz.